Üye Olan Herkese

HEDİYE !!!

Kosova Meydan muharebesi hangi padişah zamanında yapılmıştır. ?



 
 
 
MAHMÛD HAN-I
Geri Dön
 
Babası.................... : İkinci Mustafa Han

Annesi.................... : Sâlihâ Sultan

Doğumu.................. : 2 Ağustos 1696

Vefâtı...................... : 3 Aralık 1754

Tahta Geçişi............ : 2 Ekim 1730

Saltanat Müddeti..... : 24 sene 2 ay 12 gün

Halîfelik Sırası........ : 89
 
 

Osmanlı sultanlarının yirmi dördüncü ve İslâm halîfelerinin seksen dokuzuncusu. Sultan İkinci Mustafa Han’ın oğlu olup, 2 Ağustos 1696 senesinde Sâlihâ Sultan’dan Edirne’de doğdu. Okul çağına geldiği zaman babasının hocası Şeyhülislâm Feyzullah Efendi’den ders almaya başladı. Daha sonra şehzâdeye, hoca olarak Feyzullah Efendi’nin oğlu İbrâhim Efendi tâyin edildi. Şehzâdeliğinde, yüksek fen ve din ilimlerini öğrenerek yetişti. Babasının tahttan indirilmesinden sonra amcası üçüncü Ahmed Han tarafından İstanbul’a getirtilerek saray-ı âmirede bir dâireye yerleştirildi. Yetiştirilmesine burada da ihtimam gösterildi.

Üçüncü Ahmed Han, Patrona Halil ayaklanması yüzünden tahttan çekilince, şehzâde Mahmûd, 2 Ekim 1730 günü Osmanlı sultânı oldu. Sultan Ahmed, birinci Mahmûd Han’a duâ ile bîat ettikten sonra şu vasiyyeti yaptı: “Vezirine teslim olma. Dâima ahvâlini araştır ve beş-on sene birini vezârette müstakil istihdam eyleme ve kalem-i dürûğlarına asla itimât etme. Merhamet sahibi ol. Cömertliği elden bırakma. Gayet tasarruf üzere ol. Hâlen hazînelerde bulunan malı zâyî etme. İşi kendin gör, ele itimât etme. İşte benim ahvâlim sana nasihat için kâfidir. Hacet sâhiblerine adaletle davran. Kimsenin bedduâsını alma. Şehzâdeler sana emânettir. Oğlum; devlet işlerini baban ve ben başkalarına bıraktığımızdan bu durum başımıza geldi. Sen bizzat idareyi ele al.”

Sultan Mahmûd, tahta geçtiği zaman otuz beş yaşında idi. Amcası sultan Ahmed’in, Osmanlı sultânı olduğu zaman karşılaştığı aynı mes’eleyle karşı karşıya kaldı. Saltanatının ilk günlerinde hâkimiyet tamamen âsîlerin elinde idi. Âsîlerin reîsi Patrona Halîl ve avânesi, devletin önemli mevkilerine kendi tarafdarlarını getirmişti. Âsîler, istediklerini yapıyorlardı. Sultan Mahmûd buna mâni olmak için Patrona Halîl ve avânesini ortadan kaldırmaya karar verdi. Halil’e Rumeli beylerbeyliği rütbesi verildi. Hil’at giymek için gittiği Revan köşkünde, Pâdişâh’ın emri ile on yedinci bölük ağası Halîl Ağa tarafından öldürüldü. Dışarıda bekleyen âsîlere de “Hil’at giydirilecektir” denilerek birer birer içeri alınarak hepsi öldürüldü. Böylece elebaşıları öldürülen eşkıyanın sesi çıkmaz oldu (Bkz. Patrona İsyanı). Asîler daha sonra iki sefer ayaklandı. Ancak bu isyânlar kısa sürede bastırıldı.

İstanbul’da emniyet ve âsâyiş sağlandıktan sonra, sultan Mahmûd Han, amcası zamanında başlayan İran harpleriyle meşgul olmaya başladı. İran seraskerliğine Bağdâd vâlisi Ahmed Paşa’yı tâyin etti. Bu sırada yeni Sultan’ı tebrike gelen İran elçisi, daha önce kesinleşen sulh şartlarına aykırı olarak yeni bazı teklifler getirdi. Bunun üzerine, toplanan dîvânda İran elçisinin, bölgenin ahvâline vâkıf Bağdâd vâlisi ve İran seraskeri Ahmed Paşa ile anlaşmasına karar verilerek, Bağdâd’a gönderilmesi kararlaştırıldı. Diğer taraftan İran elçisi henüz Diyarbekir’e gelmeden, İran Şâhı’nın Revan üzerine yürüdüğü öğrenildi. Şâh’ın elçi göndermekteki maksadı Osmanlı hükümetini yanıltmak ve oyalamak olduğu anlaşıldığından, elçi ve maiyyeti Mardin kalesine hapsedildi. İran seraskeri Ahmed Paşa ile Erzurum vâlisi ve Revan seraskeri Hekimoğlu Ali Paşa’ya iki koldan taarruza geçmeleri için ferman gönderildi.

Osmanlı kuvvetleri Irak ve Azerbaycan mevkîlerinden, İran kuvvetlerine karşı taarruza geçtiler. Irak cephesinde serasker Ahmed Paşa’nın karşı harekâtına mukavemet edemeyen İran kuvvetleri, geri çekildi. 30 Temmuz 1731’de Kirmanşâh tekrar zaptedilip, oradan Hemedah üzerine hareket edildi. Osmanlı harekâtını haber alan Şâh Tahmasb, Kazvin’e geldi. Şâh’ın takibi için, Amasya mutasarrıfı Selîm Paşa vazifelendirildi. Selîm Paşa bir netice elde edemedi ise de, sekiz bin kişilik kuvveti ile bölgeyi iyice vurdu. Zor durumda kalan Şâh Tahmasb, Osmanlı Devleti ile tekrar anlaşma istedi. Teklife olumlu cevap verildi ise de, Şâh’ın sözüne îtimâd edilmediğinden, tedbir elden bırakılmadı. Nitekim İran Şahı, Osmanlı kuvvetlerini sulh sözleriyle oyalarken, vurmak istediğinden; kırk bin kişilik kuvvet, yirmi balyemez, beş şâhî ve iki yüz zenberek topu ile 15 Eylül 1731 târihinde aniden Hemedân yakınlarında Osmanlı kuvvetlerinin karşısına çıktı. Kürican sahrasında meydana gelen muhârebede, İran kuvvetleri bozguna uğratıldı. Şâh Tahmasb, maiyyeti ile kaçmak suretiyle canını zor kurtardı, İran ordusundaki yirmi bin yayanın hepsi, yirmi bin süvarinin de üçte ikisi ile ordu kumandanlarının Kazvin ve Şiraz hanları öldürüldü. Külliyetli mikdarda harb malzemesi ve ganimet ele geçirildi. Bu zaferden sonra Osmanlı kuvvetleri Hemedan’ı zapt etti. Daha sonra Ahmed Paşa, Sâdık Ağa kumandasında bir orduyu İsfehan bölgesine gönderdi. Sâdık Ağa, askerî mevkileri tahrîb ederek, Safevîlerin taarruz ümidini kırdı. Bu durum karşısında Şâh Tahmasb tekrar anlaşma teklif etti. Ancak Tahmasb’ın sahte sulh tekliflerine inanmayan Osmanlılar harekâta devam ettiler.

Azerbaycan harekâtına me’mur edilen serasker Hekimoğlu Ali Paşa, İran’ın eline geçmiş olan Tebriz’i geri almak için harekete geçti. Tahmasb bir ara, Revan’ı kuşattı. Ancak kale müdâfîlerinin taarruzları neticesinde ordusu bozuldu ve kendisi zorlukla kaçabildi (Ekim 1731). Yenilmekten bıkmayan Şâh, tekrar Revan’a hücum etti ise de mağlûbiyetten kurtulamadı. Bizzat Hekimoğlu Ali Paşa’nın idare ettiği bu muhârebeler netîcesinde; İran ordusunun bütün harb malzemeleri ile şahın rikâbdâr başısı esir alınıp, İstanbul’a gönderildi. Bu galibiyetlerden sonra Ali Paşa, Tebriz üzerine hareket etti. Sefer sırasında çok iyi tahkim edilmiş olan Rumiye kalesi 15 Kasım 1731’de feth edildi. Daha sonra Selmas yoluyla Tebriz önlerine gelen Ali Paşa, şehir muhafızı Bisûtun Han’ın kaçması üzerine 4 Aralık 1731’de şehri zabtetti. Tebriz’in zabtı dolayısı ile sultan Mahmûd’a, Gâzî ünvânı verildi.

Hemedan ve Kirmanşâh’ı kaybeden Tahmasb sulh teklif edince; görüşmeler başladı. Adını Osmanlı seraskerinden alan, 10 Ocak 1732 tarihli Ahmed Paşa andlaşmasına göre; Aras nehri, Osmanlı-Safevî tabiî hududu kesildi. Revan, Gence, Nahcivan, Bitlis, Şirvan, Şimali Dağıstan, Kaht, Karteli Osmanlılara; Tebriz, Kirmanşah, Hemedan, Luristan, Erdelan eyâletleri ve Hüveyze aşîreti İran’a bırakıldı. Zafer Osmanlı Devleti’nin olmasına rağmen, andlaşmadan fazla kazançlı çıkılmadı. Andlaşmadan sonra, Safevîlerde taht değişikliği oldu. Tahmasb tahttan indirilerek, yerine beşikteki oğlu Abbâs hükümdar îlân edildi. Hükümdar vekilliğine ise Nâdir Han getirildi. Nâib Nâdir Han, Osmanlı Devleti ile yapılan andlaşmayı beğenmiyerek tanımadı. Osmanlı hudutlarına taarruz etti. Irak tarafları na adamlar göndererek Osmanlılar aleyhinde propaganda yaptırdı. Ardından Azerbaycan harekâtını başlatarak, Gence taraflarına bir ordu gönderdi. Erbil’i işgal eden Nâdir Han, Kerkük tarafına gelip, Bağdâd, Van, Revan, Gence, Tiflis taraflarına yardımcı kuvvetler gönderdi. Nâdir Han yüz bin kişilik orduyla Bağdâd’ı kuşatınca, eski sadrâzam Erzurum vâlisi Topal Osman Paşa, serasker tâyin edildi. Osman Paşa, yüz bin kişilik kuvvet ile Bağdâd’a hareket etti. Bunu öğrenen Nâdir Han, Bağdâd önlerinde on bin kişi kadar kuvvet bırakarak, Osmanlı kuvvetlerini karşılamak için hareket etti. İki ordu Dicle sahilindeki Duleceylik mevkiinde karşılaştı. 19 Temmuz 1733 târihinde dokuz saat süren muhârebede otuz bin ölü veren Nâdir Han, yaralı şekilde ve bütün ağırlıklarını bırakarak kaçtı. Kaçanlar bir süre tâkib edildi. Böylece sultan Mahmûd Han devrinde İran’a karşı düzenlenen ikinci seferin ilk zaferi kazanıldı. Bağdâd kuşatmadan kurtarılarak, İstanbul’da üç gün şenlik tertip edildi. Bu zaferler, Irak ve Doğu Anadolu’yu Nâdir Han’ın eline düşmekten kurtardı. Hemedan’a çekilen Nâdir Han, taarruz etmek ve sulh yapmak kararsızlığı ile faaliyetlerini devam ettirdi. Doğudaki Osmanlı kuvvetlerinin büyük kısmının ilkbaharda gelmek üzere terhis edildiğini haber alınca, fırsatı kaçırmayarak, aniden saldırıya geçti. Şehrizor, Kerkük ve Deni’yi işgal etti. Bu sırada Anadolu vâlisi Topal Osman Paşa’nın Kerkük’de vefât etmesi üzerine yerine, Köprülüzâde Abdullah Paşa getirildi. Kafkasya’daki Osmanlı nüfuzunu takviye ve İran seferine katılmak üzere Kırım hanı Kaplan Giray’a vazîfe verildi. Bölgedeki Kumuklar’ın reisi Usmi Ahmed’e vezirlik ve oğlu Mehmed’e beylerbeyilik verilip, Osmanlı himayesine alındı.

1734 senesinin başında tekrar Erak harekâtını başlatan Nâdir Han, Bağdâd’ı kuşatamayınca anlaşma teklif etti. Aras nehrinin sağ sahilindeki bütün memleketlerin kendisine verilmesini istedi. Andlaşma sağlanamadan, İranlılar hududa tecâvüz edip, Osmanlı ülkesine propaganda yaparak destek sağladılar. İran tarafdârlarının Osmanlılara ihaneti ve Şirvan hanı Surhay Han’ın Dağıstan taraflarında bulunmasından istifâde eden Nâdir Han, Şemahi’yi, zaptetti. Surhay Han, 27 Eylül 1734 târihinde İran kuvvetlerini yenmişse de kuvvetlerinin azlığı dolayısıyla geri çekilmek zorunda kaldı. Şirvan ve merkezi Şemâhi’yi, elde ederek Dağıstan taraflarını kendi tarafına çeken Nâdir Han, Osmanlıların elinden Gence’yi almak üzere harekete geçti.

Gence’nin kuşatmaya uğraması üzerine, Osmanlı Sultânı’nın şark seraskeri Abdullah Paşa ve diğer hudûd komutanlarına verdiği emirle, üç aydan beri muhasara edilmekte olan Gence kurtarıldı. Nâdir Han, beş saat süren bir muhârebeden sonra Kars suyunun öte tarafına atıldı. Abdullah Paşa, Arpaçay’ı tarafına doğru çekilen Nâdir Han’ı tâkib ederek kesin bir netîce almak istiyordu. Ancak Nâdir Han fırsat kollayarak, Osmanlı ordusunun dağınık olduğu bir sırada Bogaverd civarında saldırısıyla vuku bulan muhârebede, Osmanlı ordusu mağlûb ve serasker Abdullah Paşa şehîd düşmüştür (14 Haziran 1735). Bozulan Osmanlı kuvvetleri Kars’a çekildi. Bunun üzerine Sultân, Rakka vâlisi Ahmed Paşa’yı İran seraskerliğine tâyin etti. Kırım Han’ından da bölgeye hareket etmesini istedi. Ancak bu sırada Osmanlı-Rus münâsebetlerinin bozulması üzerine, İran’la sulh yapılması kararlaştırıldı. Gence muhafızı Ali Paşa, anlaşmaya murahhas tâyin edildi.

Anlaşma görüşmeleri sırasında Nâdir Şâh’ın ağır şartlar ileri sürmesi üzerine İran seraskeri bunu kabul etmedi. Türk hey’eti, Kasr-ı şîrîn andlaşması esaslarına göre sınır çizilmesini teklif etti. Fakat Nâdir Şâh’ın bâzı maddeler daha ileri sürmesi üzerine, görüşmeler uzadı. Müzâkerelere İstanbul’da devam edildi. Bu sırada Nâdir Şâh, bir kukla olan Şâh Abbâs’ı tahttan indirerek, kendini şâh îlân etti. Uzun görüşmeler neticesinde Nâdir Şâh, Osmanlı tekliflerini kabul ederek barış andlaşması imzalandı. Böylece bir süre doğuda savaş sona ermiş oldu.

Osmanlı Devleti’nin doğuda İran ile mücâdelesinin uzun sürmesini fırsat bilen Avusturya ile Rusya, harekete geçti. Prut ve Edirne andlaşmalarını hiçe sayan Rusya, Ukrayna ve Podolya sınırlarına yeni kaleler yaptırırken, Azak kalesi civarına kuvvet yığdı. Kırım kuvvetlerinin İran’a gitmek için Kuban’a inmeleri üzerine, Rusya bunu topraklarına tecâvüz sayarak, 30 Mart 1736 günü Azak kalesini kuşattı. Kale, otuz dört günlük bir kuşatmadan sonra Rusların eline geçti. İstanbul’da bulunan Rus sefiri zaman kazanmak için, Rusya’nın harekâtlarını olmamış gibi göstermeye çalışıyordu. Fransa sefîri ise, durmadan Osmanlı Devleti’ni Rusya’ya harb ilânına teşvik ediyordu.

Bu arada Ruslar harekâta devam ederek, yirmi bin kişilik kuvveti Kılburun kalesini muhasaraya gönderdikten sonra, diğer kuvvetleriyle Kırım’a girmiş, önüne gelen kasaba ve köyleri yakıp yıkarak Bahçesaray, Akmescid, Gözleve’ye doğru yayılmışlardır. Bahçesaray’da Hacı Selîm Giray’ın te’sis ve vakfettiği zengin kütüphânesi yakılmış ve Akmescid de aynı akıbete uğramıştır.

Bu olaylar üzerine Osmanlı Devleti, sultan Mahmûd Han’ın da hazır bulunduğu dîvân toplantısının sonunda Rusya’ya resmen harb îlân etti (2 Mayıs 1736). Sadrâzam Silâhdâr Mehmed Paşa serdâr olarak sefere me’mûr edildi. Osmanlı ordusunun üzerine geldiğini gören Rus kuvvetleri Kırım’ı boşaltarak geri çekildiler. Bu arada iki tarafı uzlaştırmak gayesiyle teşebbüse geçen Avusturya elçisi Talman, Rusların ilerlemiyeceklerine dâir te’minât vererek Osmanlı ordusunun Tuna’nın öte tarafına geçmesini önledi. Ayrıca Rus ve Avusturya hudut kumandanlarının îkâzlarına rağmen kalelere asker bırakmayan sadrâzam Mehmed Paşa, Babadağı’nda kışlamaya çekildi.

Böylece Osmanlı ordusunu bir ölçüde pasifize durumda bırakan Rusya, derhâl harekete geçerek Özi kalesine saldırıp, doksan adet havan topuyla kaleyi dövmeye başladılar. Özi, otuz bin kişilik bir kuvvetle müdâfaa edilecek iken, sulh olacak diye, istenilen kuvvetlerin gönderilmemesi sebebiyle kalede bin kadar muhafız vardı. Fakat o sırada Bender muhafızı bulunan Muhsinzâde Abdullah Paşa, Özi muhafızı Yahyâ Paşa’nın müracaatı üzerine kaleye iki bin muhafız daha göndermişti.

Özi muhafızı Yahyâ Paşa, kaleden üç gün üst üste çıkış yaparak otuz bin kadar düşmanı katletmeye muvaffak oldu. Ancak düşman humbarasiyle kalede yangın çıkıp söndürülmesi mümkün olmadığı gibi, kulelerden yedisinde mevcut cephane de ateş aldı. Kale suları da düşman tarafından kesilmiş olduğundan, üç günden beri susuzluktan takatsiz bir hâlde harp eden askerin, bir aralık ateş kesilmesinden istifâde ile kulenin su kapısına doğru gittikleri sırada, Ruslar bir hücumla arkalarından kaleye girdiler. Yahyâ Paşa, yanında kalan bin kadar maiyyetiyle yetmiş kişi kalıncaya kadar kahramanca çarpıştı. Tam şehîd edileceği bir sırada yanındaki askerlerin paşamız ve seraskerimiz diye bağırmaları üzerine Yahyâ Paşa on kadar maiyyeti ile birlikte esir düştü. İki tarafı andlaştırmak gayesiyle Osmanlıları pasif bırakan Avusturya kuvvetleri de harekete geçerek Vidin, Niş, Eflâk ve Bosna taraflarına saldırdılar.

Rusların taarruzları ve Özi kalesinin düşmesi, sultan Mahmûd Han’ı son derece üzdü. Olaylarda ihmâli görülen sadrâzam Silâhdâr Mehmed Paşa’yı derhâl azlederek, Bender muhafızı Muhsinzâde Abdullah Paşa’yı sadârete getirdi. Ayrıca Avusturya’nın harbe girmesi üzerine, büyük bir soğukkanlılıkla vaziyeti gözden geçirerek, cephelere muntazaman kuvvet ve harp levazımı sevkettirdi. Kılburun ve Özi kalelerinin alınması için şiddetli emirler gönderdi.

Muhsinzâde Abdullah Paşa’nın harekete geçmesi üzerine Özi ve Kılburun kalelerinde tutunamıyacağını anlayan Rus kuvvetleri, bu kaleleri tahrib ettikten sonra çekildi. Böylece Abdullah Paşa bu iki kaleyi harpsiz ele geçirdi (Aralık 1738). Yine aynı sene içinde tekrar Kırım’a girmek isteyen Ruslar, Kırım hanı Mengli Giray ve Kırım seraskeri Mehmed Paşa tarafından bozguna uğratıldılar. Kaptân-ı derya Canım Hoca kumandasındaki Osmanlı donanması ise, Rusların Kırım’a saldırısı ile Özi muhasarası esnasında kıyıya top ve asker çıkarmak suretiyle hizmette bulundu. Yine Rubat kalesini almak isteyen Ruslara karşı Osmanlı donanmasının yardımıyle zafer kazanıldı. Ertesi yıl Lori burnu muhârebesinde de Rusları mağlûb eden Osmanlı ordusu, böylece Rusların Azak’tan ileri geçmelerine mâni oldu. Öte yandan Rusların savaşın ilk yıllarındaki başarılarına güvenen Avusturya da 12 Temmuz 1737’de Osmanlı Devleti’ne harb îlân etti ve üç koldan ansızın Osmanlı topraklarına hücuma geçti. Bosna, Sırbistan ve Eflak’a giren Avusturya ordusu, 27 Temmuz’da Niş’i ele geçirdi. Bosna beylerbeyi Hekimoğlu Ali Paşa’nın, İzvornik’i muhasara eden Avusturya kuvvetleri üzerine gönderdiği altı bin kişilik bir ordu, düşmanı beş saat içinde mağlûb etti. Düşman kuvvetleri, Banyaluka üzerine yürüyerek şehri seksen bin askerle kuşattı. Bu kuvvet karşısında Hekimoğlu Ali Paşa değişik bir yol tâkib ederek geceleyin düşmanın hiç beklemediği noktadan önlerine çıktı. Çok çetin ve kanlı geçen bir savaştan sonra düşman askeri nehre sürüldü ve pek çoğu nehirde boğuldu. 12 top, 2.300 çadır, 15.000 varil barut ve sayılamıyacak kadar kılıç, tüfek gibi harb malzemesi ele geçirildi. Avusturya ordusunun zayiatı 60.000 civarında idi. Hekimoğlu Ali Paşa’nın bu zaferi İstanbul’da büyük bir sevince sebeb oldu.

Vidin cephesinde İvaz Mehmed Paşa, Timok nehrini geçerek altı saatlik süren muhârebe neticesinde düşman kuvvetlerinin yarısından fazlasını imha etti. Avusturya ordusu bütün mühimmatlarını bırakıp kaçtı. Niş taraflarında ise, Köprülüzâde Hâfız Ahmed Paşa on iki bin kişilik bir ordu ile Avusturyalıların eline geçen Niş kalesini kuşattı. Bir kaç günlük muhasara neticesinde kale muhafızı Dokat, kaleyi 20 Ekim 1737 günü teslim etti. Bu zafer haberlerinden çok memnun olan Sultan, Ahmed Paşa’yı Niş muhafızlığına tâyin etti. Bu sırada Osmanlı ordusu kış geldiği için İstanbul’a döndü.

19 Aralık 1737’de Sultan, sadârete Yeğen Mehmed Paşa’yı getirdi. Bu sırada Fransa sefîri sulh yapılmasını teklif edince, Sultan; harb mes’ûliyetinin Rusya ve Avusturya tarafından kabul edilmesi şartıyla sulhe tarafdâr oldu. Fakat buna rağmen güvenliği elden bırakmıyan Osmanlı Sultânı, sadrâzam kumandasında bir orduyu 1738 baharında Belgrad’ı almakla görevlendirdi. Ordunun Muhâdiye boğazında bulunduğu sırada, yüz bin kişilik bir düşman kuvvetinin geldiği haberi alındı. İvaz Mehmed Paşa komutasındaki küçük bir ordu, düşmana saldırarak müthiş bir bozguna uğrattı ve külliyetli mikdarda harb malzemesi ele geçirdi. Bu durumu öğrenen Semendire muhafızı korkusundan kaleyi Vidinli Ali Ağa’ya teslim etti. Bir müddet sonra tekrar Muhâdiye üzerine gelen Avusturya ordusu, İvaz Mehmed Paşa tarafından mağlûb edildi. Türk akıncılarının Erdel ve Tamesvar’a kadar akınlar yapması bölgedeki insanları çok korkuttu. Ada-Kale bunların neticesinde teslim oldu (Ağustos 1738).

Sadrâzam Yeğen Mehmed Paşa, Belgrad’ı almadıkça sulhe yanaşmıyordu. Bir kısım devlet adamı ise, hazır her tarafta Osmanlı orduları gâlib iken, yapılacak barışın faydalı olacağına inanıyorlardı. Bu sırada bâzı sebeblerden dolayı sadrâzam Yeğen Mehmed Paşa vazifeden alınarak yerine İvaz Mehmed Paşa getirildi, İvaz Mehmed Paşa, 1739 Temmuz’unda Belgrad üzerine yürüdü. Belgrad önlerinde mağlûb edilen düşman kuvvetleri, Tuna’yı geçerek kaçmaya mecbur kaldılar. 25 Temmuz’da Osmanlı ordusu Belgrad’ı kuşattı. Avusturya ordusu kumandanı Valis Hisarcık mağlûbiyeti üzerine sulh istedi. Sadrâzam, Belgrad, Varadin ve Tameşvar kalelerinin teslimi kabul edilmedikçe sulhe yanaşmıyacağını bildirdi. Belgrad muhasarasının uzaması askere bıkkınlık vermişti. Avusturya kumandanı sulh istemeye devam ediyordu. Fransa sefîri de Belgrad önlerine gelmiş, iki taraf arasında barış yapılması için faaliyet gösteriyordu. Avusturyalılar çok iyi bir şekilde tahkim ettikleri Belgrad’ı teslime yanaşmıyorlar, fakat sadrâzam da teslim edilmesi hususunda diretiyordu. Sonunda Fransa sefîrinin araya girmesi ile Belgrad’ın Osmanlılar zamanındaki haliyle teslimi hususunda bir anlaşmaya varıldı ve barış görüşmeleri 18 Eylül 1739 günü sona ererek Belgrad sulh andlaşması imzalandı. Avustruya ile yirmi yedi senelik, Rusya ile süresiz olan bu andlaşmaya göre: Belgrad, Osmanlı Devleti’ne kaldı. Avusturya ile Tuna ve Sava nehirleri hudud kesildi, Ruslar; Azak denizi ve Karadeniz’de donanma bulunduramayacaktı. Azak kalesi yıkılacaktı. Kazaklar Osmanlı topraklarına, Kırım hanları da Rusya’ya akınlar düzenlemeyecekti. Andlaşma, taraflarca 12 Aralık’ta imzalanarak yürürlüğe girdi.

Devletin doğusunu ve batısını anlaşmalar netîcesinde emniyet altına alan sultan Mahmûd Han, Rusya’nın düşmanı olan İsveç ile 4 Ocak 1740 târihinde dokuz maddelik bir ittifak andlaşması imzaladı. Bunun üzerine Avusturya ile Rusya, ittifaklarını yenileyerek Osmanlı Devleti’ne bildirdiler. Bu iki ittifakın kurulması, dört devletin harbe hazır hâle gelmesine rağmen, sulhun 31 sene kadar muhafazasını te’min etti.

Osmanlı Devleti, Rusya ve Avusturya ile harb ettiği sırada, İran hükümdarı Nâdir Şâh, Afganistan, Bülicistan ve Hindistan’ı ele geçirmeye çalıştı. Ancak bu havalideki başarıları yüzünden gurura kapıldı ve 1743’de tekrar batıya dönerek Osmanlılara saldırmaya niyetlendi ve İstanbul’a elçi göndererek bir çok arazi talebinde bulundu. Ehl-i sünnet mezhebi ile İmâmiye mezhebinden hangisinin doğru olduğunun ilim yolu ile anlaşılmasını istedi. Bağdâd vâlisi Ahmed Paşa, devrin âlimlerinden Bağdâdlı Ebü’l-Berakât Abdullah Süveydî’yi İran Şâh’ına gönderdi. Abdullah Süveydî Efendi, İran ve Buhara âlimlerinin toplantısında meclis başkanı oldu. Abdullah Efendi ilim, akıl ve senetlerle uzun konuşmalar sonunda şiîleri cevapsız bıraktı. 29 Mayıs 1743’de Nâdir Şâh Irak hududuna tecâvüz ederek, Musul’u muhasara etti. Sekiz gün süren çok şiddetli ve kanlı muhârebelerden sonra, çok sayıda ölü verdi. Muhasarayı kaldıran Nâdir Şâh, Osmanlıların, kendilerine sığınan Safevîlerden birinci Hüseyin’in oğlu Safi Mirza’yı İran şahlığına tâyin etmesi ve Kars seraskeri tarafından da İsfehan’a götürülerek tahta oturtulması üzerine; Kars kalesini kuşatmaya gitti.

29 Temmuz’da şehrin güneyindeki üçler tepesi üzerinde ordugâh kurdu. Kars kalesi çok iyi bir şekilde tahkim edilmişti. Nâdir Şâh, Kars’ı 72 gün muhasara etti. Nihayet 9 Ekim günü muhasarayı kaldırmaya mecbur kaldı. Osmanlı-İran savaşları sırasında İran’da bir takım iç karışıklıklar baş gösterince, Nâdir Şâh sulh istedi. Müzâkereler netîcesinde Nâdir Şâh, Osmanlı Devleti’nin şartlarını tamamen kabul ederek, dördüncü Murâd zamanında imzalanan Kasr-ı şîrîn muahedesiyle çizilen hudûd esas olmak üzere bir andlaşma imzalandı (4 Eylül 1746).

Ülke içinde ve dışında Osmanlı Devleti’ne azamet devri yaşatan birinci Mahmûd Han, son yıllarda rahatsız ve halsizdi. 13 Aralık 1754’de çok rahatsız olmasına ve hekimbaşının hareket etmemesini söylemesine rağmen, Cuma selâmlığına çıkıp, Cuma namazını kıldıktan sonra dönüşte Demirkapı’da at sırtında vefât etti. Yeni Câmi’de babası ikinci sultan Mustafa’nın yanına gömüldü.

Birinci Mahmûd Han; çok zekî, anlayışlı, hamiyyetli, lütufkâr ve merhametli idi. Hâdiseleri ihmâlsiz olarak tâkib eder, devlet işlerinde mutlaka istişare yapar ve yaptırırdı. Ciddiyeti, vekârı, sebat ve azmi, fikr-i takibi vardı. Hâdiseleri soğukkanlılıkla mütâlâa edip, acele etmez ve telaş göstermezdi. Yirmi beş sene süren saltanatı boyuncu İstanbul’dan dışarı çıkmadığı hâlde, tâyin ettiği değerli kumandanlarla, İran, Rusya ve Avusturya muhârebelerini idare etmiştir. Tecrübeli vezirleri sadârette ve ordu seraskerliklerinde kullanarak muvaffak oldu. Yeniliği sever ve memleketi bu yolda yükseltmeye gayret ederdi. Lütfü ve merhameti çok olduğundan, devrindeki İstanbul yangın ve zelzelelerinden zarar görenlerin ıztırâbına samimiyetle ortak olup, yanan-yıkılan yerlerin yeniden yapılması için pek çok yardım da bulundu. İlim, san’at, edebiyat meclislerindeki sohbetlere katılır ve Sebkâtî mahlası ile şiirler yazardı.

Sultan Mahmûd Han, ülkede pek çok îmâr faaliyetlerinde bulunup, ilim, kültür, san’at sahalarında çok kıymetli eserler yaptırdı. Kağıthane civarındaki Bağçeköy ile Balaban köyleri arasından geçen iki çayın sularını toplayan Topuzlu Bendini yaptırdı. Burada toplanan sularla, Taksim’deki depodan, Tophâne’deki Meydan çeşmesi ile Azapkapı’da Sâlihâ Sultan çeşmesi ve Beşiktaş, Galata, Kasımpaşa, Tepebaşı semtlerinin çeşitli yerlerindeki kırk kadar çeşmeye su verildi. Ahâli bol ve tatlı suya kavuşturuldu. Pek çok sarayı, kasrı, inşâ ve tamir ettirdi. Beşiktaş Sarayı’nın bir çok kısmını ve Bayıldım Kasrı’nı yeniden yaptırdı. Yûşâ tepesi civarındaki Tokat Köşkü’nü donatıp, Hümâyûn-âbâd ile Kandilli Sarayı’nı imâr ettirerek Nevâbâd ismini verdi. Kanlıca’da Mihrâbâd Kasrı’nı yaptırdı. İstanbul’da Ayasofya Câmii içine, Fâtih Câmii yakınında ve Galata Saray Ocağı’nda olmak üzere üç, Belgrada’da bir kütüphâne yaptırdı. Ayasofya Câmii kütüphânesine sarayın hazîne odasından pek nefis, kıymetli, nadide kitaplar gönderdiği gibi, devrin devlet adamları da hediyelerde bulunarak dört bin cild nadide kitap toplandı. Ayasofya Kütüphânesi’ne İslâm âleminin en meşhur hattatlarından Yâkut-ı Musta’sımî, Şeyh Hamdullah, Hâfız Osman ve hazret-i Ali’ye âid olduğu söylenen Kur’ân-ı kerîmler de kondu. Kütüphânenin masrafını karşılamak için Cağaloğu’nda çifte hamam yaptırıp, gelirlerini vakfetti. Ayasofya’ya bitişik aşevini yaptırıp, huzurunda tertiplenen merasimle açıldı. Galatasaray Ocağı’nda yaptırmış olduğu kütüphâneye, saraydan kitaplar gönderip, açılış merasiminde, kütüphânenin iki tarafına yaptırılmış olan çeşmelerin hazînelerine şekerli şerbet doldurulup halka ikrâm edildi. Nûruosmâniye Câmii’nin yapımını başlattıysa da vefâtından bir sene sonra tamamlanabildi. Beşiktaş’da Arab İskelesi Câmii, Rumeli Hisarı’nda İskele Câmii, Üsküdar’da Sultan Mahmûd Câmii ve Kandilli, Defterdârkapısı, Tulumbacılar Odası, Yalı-köşkü ile Yıldıztepe mescidlerini yaptırdı.

Askerî alanda da bâzı yenilikler yaptırdı. Türkiye’ye gelmiş olan bir Fransız kumandanı vâsıtasıyla humbaracı ocağında ıslâhata teşebbüs etti. İslâmiyet’i kabul eden Fransız komutan Humbaracı Ahmed Paşa adıyla meşhur oldu. Ahmed Paşa, Bosna’dan getirttiği üç yüz kadar humbaracı ile Üsküdar Ayazma Sarayı’nda bir ocak kurdu. Tımarlı humbaracılardan ölenlerin çocukları, maaşlı bu humbaracı ocağına alınacaklardı. Her bölükte bir odabaşı ile iki nefer elli başı, üç nefer otuz başı ve on nefer on başı ve bir çavuş ilâ vekilharç, tabib, cerrah, imâm ve hoca bulunuyordu. Her neferin yevmiyesi on sekiz akçe idi.

Muhârebeler ve ihmâl yüzünden devletin en önemli süvârî askeri olan zeamet ve tımar teşkilâtı bozulmuştu. Pâdişâh bunların önemini takdir ederek ıslâhlarına dâir kânunlar çıkarttı. Bu kânunların en mühimi, 29 Ocak 1732’de çıkan tımar kânunları ile ilgili olan idi. Sultan Mahmûd Han, devrinde ilim, kültür ve san’at faaliyetleri arttı. İkinci defa matbaa açıldı. Matbaa ve hattatların artan kâğıt ihtiyâçlarını karşılamak için Yalova’da kâğıt fabrikası kuruldu. Sultan birinci Mahmûd Han’ın hiç çocuğu olmamıştır.